Etik

Hâmî-i Âmidî (Diyarbakırlı Hâmî) şöyle söyler:

Bana hiç nefs-i emmârem gibi sû’i karîn olmaz Bu düzd-i hanegînin kimse şerrinden emîn olmaz

[Bana kendi nefsim gibi kötü arkadaş ve azgın düşman bulunmaz. Hırsız içeride olduğu için kilit de kâr etmez.]

Bu beytinde Hâmî, asıl düşmanımızın nefsimiz olduğunu çok güzel ifadelendirmiş.

Zerreden kürreye (atomlardan tâ Arş’a dek) bütün yaratılmışlar Allah’ a itâat halindeyken isyân ve itirâz eden yalnız nefs imiş. Kendi zararını isteyen başka bir mahlûk yok imiş.

Sen çıkarsan aradan / Kalır seni Yaradan

Kültürünün temelinde bu bilinç olan insan nasıl yücelir; öyle değil mi? Kusuru daima kendinde arayan ve bulan; bu sebeple kimsede kusur görmeyen; nefsi ile kavgalı olduğu için kimseyle kavgası olmayan; başkalarınca takdir edilen hallerinde bile samimi olarak kusur gören bir insan modeli. İşte gerçek insan.

Batı’dan ithal bir kavram var, bilirsiniz; etik.

Ahlâk karşılığı olarak kullanılıyor.

Acaba etik ile ahlâk kavramları esasında birbirinin karşılığı mıdır? Fark varsa nedir?

Yaşadığım bir hadiseyi anlatayım izninizle…

Henüz 10 – 12 yaşlarımda iken (ne güzel günlerdi ama…) mahallemizdeki camiye giderdim. O yıllarda camide aldığım lezzeti tarif etmem imkansızdır. Bu arada, öğünmek gibi olmasın, okulun en parlak öğrencisiydim galiba. Tabiatıyla öğretmenlerimin gözdesiydim.

Alışılmışın dışında olarak camiye devam etmem bazılarınca yadırganırdı ve bir kısım öğretmenlerim ve okul müdürüm, saygı duymam gereken büyüklerim falan bana ara sıra şu şekilde telkinlerde bulunurlardı:

  • Oğlum Hayati! Sen çok başarılı bir öğrencisin. Bu kadar dindar bir tutum içinde olman doğru değil. Hem senin o çok değer verdiğin hocalar var ya bildiğin gibi insanlar değildir. Meselâ Fazlı Hoca (buraya kadar isim vermedim tabii ama Fazlı Hoca’nın ismini vermeliyim; işbu yazı onunla ilgilidir) para için yapar o işi; maaş olmasa camiye bile gitmez.

Daha bir sürü can sıkıcı lâf.

O kadar üzülürdüm ki bu sözlere. Cevap da veremezdim. Halbuki Fazlı Hocayı çok seviyordum. O da beni.

Bu Fazlı Hoca caminin müezziniydi. Halen hayattadır. Otuzüçlüdür (bu şu demek oluyor; eskiden kullanılan Rûmî takvim esasına göre 1333 doğumlu; 584 yıl farklıdır halen kullandığımız takvime göre ve 1917 yılına tekabül eder. Yani tam 90 yaşında şu anda.

Bu arada çok bilinen bir türkünün sözlerini hatırlayacaksınız:

Ay onbeşli onbeşli Tokat yolları taşlı Onbeşliler gidiyor Kızların gözü yaşlı

Giden onbeşliler (1315 doğumlular) bildiğimiz takvime göre 1899 doğumlulardır. Gittikleri yer 1915 deki Çanakkale Harbidir ve onlar 16 yaşlarındadır. Rediftirler yani. Ne demek redif? Hani şu meşhur Çanakkale Türküsü var ya:

Kışlanın önünde redif sesi var Bakın çantasında acep nesi var Bir çift kundurayla bir de fesi var

Ano Yemendir Gülü çemendir Giden gelmiyor Acep nedendirBurası Muş’tur* Yolu yokuştur Giden gelmiyor Acep ne iştir(*rivayet muhtelif Huş diyen de var; ama ne fark eder ki; bütün millet hep bereber düğüne gider gibi seve seve gidip, şerefle ölmedi mi?İşte bu türküde de anlatılan; henüz askerlik yaşı gelmemesine rağmen 15-16 yaşında iken silah altına alınıp cepheye gönderilen çocuklar demektir redif ve kızların gözü yaşlıdır tabii. Bu, baştanbaşa gözyaşı medeniyetidir ve bu satırları yazan da, Yemen Türküsünü ne zaman duysa olduğu üzere şu anda gözyaşlarına hakim olamamaktadır.Ağlayın su yükselsin Belki kurtulur gemi Anne seccaden gelsin Bize dua et emi

Ben vakitlerden önce ve sonra da camide bulunurdum. Sorular sorardım Fazlı Hocaya. Özellikle Kur’an-ı Kerim okumada takıldığım yerleri ince ince sorardım. Zor bir talebeydim velhasıl; çekilmez bir çocuk. Severek öğretirdi ve bana zaman zaman takılırdı “aşırı Hocaaa!” diye.

Üç gün önce memlekette ziyaret ettim Fazlı Hocayı. Ellerini öptüm. Duasını istedim. Kendisi ömrü boyunca yaptığı bütün servetini, 3 yıl önce aldığı emekli ikramiyesini ve tarlasını filan bir araya getirip toplam seksen milyar lira civarında parayı kasabamızdaki eski caminin yenilenmesi için verdi. Yakînen biliyorum; camiyi yaptıran derneğin hesabı-kitabı babam tarafından yapılıyor. Cami o parayla yapıldı çok şükür.

Dahası var, inşaat devam ederken minare için yine para lazım olduğunu işiten Fazlı Hoca üç aylık maaşı olan 900 YTL nin 200 ünü kendisine bırakıp kalanını yine veriyor ve diyor ki:

-Bu ikiyüz lira da bana çok gelir ama, ekmeğe zam yapıyorlar da kafamı karıştırıyorlar…

Düşünebiliyor muyuz?

Doksanına merdiven dayamış bir insan “yarın bana kim bakar” kaygısına düşmeden, nesi varsa hayra sarfediyor.

Bana “maaş olmasa camiye gitmezdi” yollu telkinde bulunanlar da 70 yaş civarındalar. Fazlı Hocadan yirmi yaş daha gençler yani. Ama yaşadıkları hayatın neticesi olarak şu anda beni tanıyacak halde bile değiller, çökmüşler.

Halbuki Fazlı Hoca çok yaşlı ama şuuru yerinde. Gayet güzel sohbet ettik.

Yanına vardığımda ağladı bir fasıl. Sordum neden ağladığını “talebesi olan beni, evlattan öte bir sevgiyle sevdiği için” miş.

Söz arasında “Fazlı Amca! Bak ne güzel, camiyi yaptırmışsın; filan dedim. Tekrar ağladı. Dolu tanesi gibi gözyaşı dökerken sordum, niçin ağladığını. Ne dedi biliyor musunuz? Lütfen dikkat!

Dedi ki:

-Oğlum biz bir ayağı değil, iki ayağı çukurdayız. Yarın huzur-u mahşerde bana “benim için ne yaptın?” diye sorduğunda âlemlerin Rabbi; ben de “bu camiyi yaptım” dediğimde; derse bana ki “sen onu benim için yapmadın, desinler için yaptın, kullarıma gösteriş için yaptın!” benim hâlim nic’olur?

… ve yine ağladı, içli içli.

Etik ve ahlâk demiştik de, bunları anlattım.

Şimdi düşünelim. Dünyadaki hangi etik kural böyle bir durumda iyilik sahibini öğünmekten men eder?

İşte fark bu.

Etik dediğiniz “birbirini kazıklamamaya dair bir sözleşmedir, o kadar.

Ahlâk ise melekleşme yolculuğu.

Bir başka ’33 lüyü de anlatacağım ama daha sonra kısmetse.


Âşık ifnâ-yı vücûd eylemeden kasdı budur İstemez yârânına bâr olduğunu tâbutun – Nâbî

[Bilir misiniz âşık neden vücudunu yok etmek istercesine gayret içindedir? Tabutunu taşıyan dostlarına yük olmak istemez de ondan…]

Bî-vücûd olmak gibi yokdur cihânın râhatı Gör ki sîmürgün ne dâmı var ne de sayyâdı var – Koca Râgıp Paşa

[Varlığından sıyrılmak (nefsin arzularından); aşkta yok olmak gibi rahatlık yoktur. Bak ki, zümrüd-ü ankâ adlı kuşun peşinde bir avcı da yok, ona kurulmuş tuzak da… Neden? Çünkü Ankâ’nın adı var, kendi yok da ondan.]

Av. Hayati İnanç

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir