Ardı ardına aklıma gelen ve birbirine yakın anlamlar taşıyan birkaç beyti konu etmek istiyorum bu yazıda.
Bî-vücûd olmak gibi yokdur cihânın râhatı
Gör ki sîmürgün ne dâmı var ne de sayyâdı var
Koca Râgıp Paşa
Bî-vücûd : Vücut bugün kullandığımız üzere beden demek olmayıp varlık demektir. Tabiî bî-vücûd da varlığı olmayan, yani yok demek olur.
Sîmürg : Sî, otuz demektir; mürg de kuş. Otuz kuş anlamına gelen bu kelime, masal kuşu olan zümrüd-ü ankâ’nın adıdır. Efsaneye göre otuz kuş büyüklüğündeymiş. Kemikle beslenirmiş. Kaf Dağında yaşarmış. (Bu Kaf Dağı da bilindiği gibi masal dağıdır. Nedense hep bu var olmayan dağın Anadolunun Kuzey-Doğusunda Kafkasya’da biryerlerde olabileceğini vehm etmişimdir. Ama dediğim gibi vehim tabiî.)
Dâm : Tuzak
Sayyâd : Avcı
Hakîmâne nazmda Nâbî en büyüktür şüphesiz de, hemen arkasından sayılması gereken isimlerin başında yer alan Koca Ragıp Paşa bu beytinde bakın ne diyor:
Bu âlemde rahat etmek için varlığından sıyrılmak gerek. Yok olmak gerek. Tabiî bu varlık iddiasından kurtulmak anlamına gelmektedir. “Ölmeden önce ölünüz” hadîs-i şerîfini de hatırlatmaktadır.
Bu bâbda Nâbî merhûmun bir beytine temas etmemek olmaz:
Âşık ifnâ-yı vücûd eylemekden kasdı budur
İstemez yârânına bâr olduğunu tâbutun
Tam Nâbiyâne…
[Âşıklar varlıklarından sıyrılmak işinde niçin bu kadar ileri giderler, ipince oluncaya kadar kendilerini (vücutlarını) ortadan kaldırma gayretinde bulunurlar, bilir misiniz? Cenazesini taşıyacak olan dostlarına yük olmak istemezler de ondan…]
Pes!
Râgıp Paşa’ya dönecek olursak:
Rahat yok olmaktadır. Bak anka kuşuna! Ne kendisi için kurulmuş bir tuzak var ne de peşinde avcı. Tabiî ya kendisi yok çünkü.
Ettik o kadar ref’-i teayyün ki Neşâtî
Âyine-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız
Neşâtî
Ref’-i teayyün : Ref’ etmek kaldırmak, iptal etmek demek. Bu terkip (yani ref’-i teayyün de yok olmak, varlığından sıyrılmak demek olur.)
Âyine : Ayna
Pür : Tamamen
Tâb : Parlaklık
Mücellâ : Cilalanmış
[Varlığımızı ortadan kaldırmak, şekerin çayda erimesi aşkta karanlık bedeni eritip yok etmek işinde o kadar ileri gittik ki; son derece parlak, üstelik cilalanarak kabiliyeti artırılmış ayna karşısına bile geçtiğimizde görülmüyoruz. Ayna bizi gösteremiyor. Öyle ya, ayna bedeni görür, rûhu görmez ya; ma’nâyı bilmez ya!]
Misâl-i âb ederiz nîk ü bedle âmizeş
Bu kâr-gehde mu’ayyen mi’zâcımız yokdur – Nâbî
Misâl-i âb : Su gibi
Nîk : İyi
Bed : Kötü
Âmizeş : Geçinmek, bir arada bulunabilmek
Kâr : İş
-geh : Yer (mekân) eki
Mu’ayyen : Ta’yin edilmiş, belirlenmiş
Mi’zâc : Karakter
[Su gibiyiz. İyi ile de geçiniriz, kötü ile de.]
Tadı tuzu yerinde, usta işi ve üzerinde iyi düşünülmeye değer bir beyt. Su gibiyiz diyor.
Su nasıldır?
Rengi yok, şekli yok, girdiği kabın şeklini alır, karakter atmaz, ‘ben oraya girmem’ demez, tepeyle karşılaşsa aşmak derdinde olmaz, usulca dibinden dolaşır. Hem görünmez, hem görünür. Her haliyle güzeldir; deniz iken de, akarken de, dururken de, damla iken de, ıslaklık halinde iken de; donmuş iken de, sıvı iken de, buharlaşmış iken de. Her haliyle güzeldir. Gerçekten güzeldir. Vazgeçilemezdir. Kimse onsuz yapamaz; iyiler de kötüler de. Yumuşaktır. Ama en sert maddeden daha sağlamdır. Çelik bıçakları parçalayan granitleri, mermerleri onunla keserler. Sen oa bir şey yapamazsın. Kesemezsin, kurşunlayamaz, kıramazsın; o sana her şeyi yapabilir, varlığıyla hayattır ve yokluğuyla ölüm. Bir damlası donduğu zaman genleşecek saha bulamasa kayayı patlatır. Güzeldir evet, yani cemâl sâhibidir ama celâl sahibidir de; coştuğu, dalgalanmaya başladığı zaman transatlantikleri yutar. İçmeyen ölür ama, içine düşen de ölür. Bütün rızıklar ona bağlıdır.
Ve…
“İyi insan ‘su’ gibi olmalı” denmiştir. Yani aranmalı, özlenmeli, onsuz olunamamalı.
Cihânın mihri tâbından vücûdün mahv kılmış yok
Ararsan gülşen-i dehri benimle jâleden gayrı
Hayâlî Bey
Mihr : Güneş
Jâle : Kırağı, çiy.
[Malûm ya çiy damlası güneşi görünce sür’atle yok olur.
Cihanın güneşinin parlaklığı ile kendi vücudunu mahvetmiş, yok etmiş; bir beni görürsün, bir de jaleyi.]
Av. Hayati İnanç
İndirilenler
- İndirilebilecek Döküman Yok

Track comments via RSS 2.0 feed. Feel free to post the comment, or trackback from your web site.
Sayın Hayati abi, siteniz fevkalbeşer. Vaktim oldukça giriyorum. Bundan sonra her gün ziyaret etmem gerekecek derslerim dolayısıyla:) Evet, su gibi olmalı insan; şeffaf, her ağırlığı kaldırabilmeli. Kaldırabilmeli ki kâmil bir insan olabilsin. Özellikle şu günlerde buna çok ama çok ihtiyacımız var. Bunun dışında dillerin birbirini etkilemesi beni bir hayli etkiledi. Mesela, ‘Bed’ Osmanlıca’da kötü demek. İngilizce’de ise ‘bad’ yazılıp, ‘bed’ okunuyor. Bu da İngilizce’de tam karşılığı ‘kötü’nün. Dilbilimciler için araştırılması gereken bir konu; henüz araştırılmadıysa… Sevgilerle…
Allah Ragıb Paşa’ya rahmet eylesin
Hocam, ellerinizden öperek selamlarımı iletirim. Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi olarak artık Eski Edebiyatımıza dair eserler alasım gelmiyor. Sebebini öğrenince siz de çok şaşıracaksınız. Biliyorsunuz, Fuzuli “ben” demez, “men” der. Fakat bazı kitaplarda ben olarak çeviri yapılmış. Olur mu bu hiç? Okuma zevkim kaçıyor. Aynı şey en sevdiğim şairlerden birisi olan Şeyh Galib için de geçerli. “Bir şulesi var ki şimdi canın” diyor mesela. Başka bir kaynakta da “şem’-i canın” diyor. 168. nolu gazelde “manzara”dır demiş. Ama başka kitapta “marazdır” diyor? Niyedir bu yanıltmalar Hocam? Bunun gibi ne örnekler vardır Allah-u âlem….